Ana sayfa Genel Aynı suçtan birden fazla ceza aldı, savunma yapılmaksızın karar verildi

Aynı suçtan birden fazla ceza aldı, savunma yapılmaksızın karar verildi

PAYLAŞ

Vekilliği düşürülen HDP Hakkari Milletvekili ve kapatılan DTK’nın Eş Başkanı Leyla Güven,21 Aralık 2019’da 22 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı ve hakkında hükümle birlikte yakalama kararı çıkarılarak cezaevine konuldu.

Siyasete yerelden başlayan Leyla Güven’in bu ilk tutukluluğu değildi.

Güven belediye başkanı olduğu dönemde 2009 yılında KCK operasyonları kapsamında tutuklandı. Tahliye edildikten sonra 2015 yılında yapılan 7 Haziran seçimlerinde Urfa’dan milletvekili seçildi ancak Kasım’da tekrarlanan seçimlerde yeniden seçilemedi.

DTK Eş Başkanı olarak siyasete devam ederken, Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonuna dair açıklamaları nedeniyle 2018 yılında yeniden tutuklandı.

Cezaevindeyken HDP’den Hakkari milletvekili seçildi ancak tahliye edilmedi. Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nde, 1999 yılından bu yana İmralı Cezaevi’nde bulunan Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılarak diyalog yolunun yeniden açılması için açlık grevi yaptı ve bu süreçte tutuklu yargılandığı davadan tahliye edildi. 2019’un Haziran ayında ise 10 yıl önce yargılandığı KCK davasından aldığı ceza gerekçe gösterilerek milletvekilliği düşürüldü. Kısa bir süre sonra da eş başkanı olduğu DTK kapatıldı.

Leyla Güven’in yargılanması üzerinden Türkiye’deki yargı sisteminin geldiği aşamayı davanın avukatlarından, aynı zamanda Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FİDH) Genel Başkan Yardımcısı Reyhan Yalçındağ Baydemir ile konuştuk.

“Savcılık mütalaası yokken, savunmalarımız sorulmadan tutuklandı”

Müvekkiliniz Leyla Güven 22 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hükümle birlikte yakalama kararı çok rastladığımız bir durum değil. Bu karar hangi durumlarda veriliyor? Leyla Güven’in durumunda olan; bütün ifadelerine giden, duruşmalara katılan, adresi  belli olan biri için bu kararın verilmesi hukuki mi?

Sayın Güven’in geçmiş politik hayatı boyunca yaşadığı hukuksuzluklar bir yana; son üç yıldır maruz bırakıldığı hukuksuzluklar birçok açıdan belirli “ilkleri” barındırıyor. Son olarak karar duruşmasıyla birlikte aynı anda verilen tutukluluk kararı da aslında mevcut Ceza Muhakemeleri Yasası’nda yok. Normalde Anayasa’nın 19. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. Maddesi gereğince, tutukluluk kararı verilirken “silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargılama” ilkelerine riayet edilmesi gerekir. Ancak Sayın Güven’in duruşma salonunda hazır olmadığı esnada, tutuklamayla ilgili savcılık mütalaası yokken ve tarafımıza tutuklama tedbiri konusunda savunmalarımız sorulmaksızın gıyabında tutuklama kararı verildi ki;  5271 Sayılı CMK’da gıyabi tutukluluk müessesesi bulunmuyor. Kaldı ki Sayın Güven, dosyanın duruşmalarına katılmaktan vareste tutulmuştur ve son ayda Batman’da devam eden iki ayrı dosyası için iki defa savunma yapmış; herhangi bir yere gitmemiştir. Müvekkilimiz 4 Haziran’da hukuksuzca vekilliği düşürüldükten sonra da hiçbir yere gitmemiştir. Dolayısıyla hüküm aşamasında müvekkil hakkında tutuklama kararı verilmesi, hukuki dayanaktan yoksundur. Zaten tutuklamaya dair kapsamlı itirazlarımızı sunduk; 4 Ocak’ta itirazımızın reddedildiği kararı tarafımıza tebliğ edildi. Karar tarihi ise 31 Aralık. Her zamanki klasik ret kararlarından birini daha verdiler yani. Klasörler dolusu dosyayı okumadan, tutukluluk gerekçelerinin hukukiliği tartışılmadan tek cümlelik bir ret kararıyla karşı karşıyayız. Buna karşı Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmaya hazırlanıyoruz.

Siz avukatı olarak davayı başından bu yana takip ediyordunuz. Nasıl bir yargılama oldu demeden önce hemen şunu sormak istiyorum, bu cezayı bekliyor muydunuz?

Leyla Hanım DTK Eşbaşkanı olduğu için sadece yaptığı basın açıklamaları ve demokratik içerikli konuşmalarından dolayı yargılandı. Son 6 yıldır hukukun tüm ilkeleri rafa kaldırıldığı için, son derece hukuksuz bir kararla karşı karşıya bırakılacağımızı biz de öngörüyorduk; Sayın Güven de bunu biliyordu zaten. Çünkü kendisi hem Viranşehir Belediye Başkanı iken o dönemki ismiyle “KCK yargılamaları”na maruz bırakılmış ve hapis cezası almıştı. Hem de son birkaç yıldır DBP ve HDP’li seçilmişler, siyasetçiler, DTK kapsamındaki toplantılara katılan sivil toplum örgütü temsilcileri vb. demokratik örgütlenme hakkını kullanan her kesime yönelik bir “cadı avı” sürdüğünü hepimiz görmekteyiz. Adil bir yargılanma olmadığını ve çıkacak kararın da bu sebeple son derece haksız ve hukuksuz olacağına dair emareler mevcuttu. Fakat ilk defa bu kadar uzun süreli bir hapis cezası verildi; ilk defa kararla birlikte tutuklama kararı da verildi diyebilirim. Sayın Güven bu dosya kapsamında kararla birlikte tutuklama kararı da verilince hiç yaşanmayan bir örnek daha yaşatılarak; bir gece TEM Şubede gözaltında tutuldu. Oysa yapılması gereken bir an önce adliyeye çıkartılıp tutuklama kararının yüzüne okunması idi. Bu yapılmadığı gibi ertesi gün gözaltından sonra getirildiği adliyede, kendisine eşlik etmemiz dahi engellendi ve sadece kimlik tespiti yapılarak cezaevine gönderildi.

Türkiye’de adil yargılama uzun yıllardır tartışmalı ve siz de bir hukukçu olarak bu durumun en yakın tanıklarından birisiniz. Yargıdaki durumu Leyla Güven’in yargılanması üzerinden değerlendirebilir misiniz?

24 yıldır ceza ve insan hakları hukuku mücadelesi veriyorum. 90’ları da bilen, askeri yargıçların bulunduğu DGM’ler sürecinde de avukatlık yapmış birisi olarak şunu söyleyebilirim; şimdiki durumu 90’lardan bile daha vahim duruma dönüştüren bir durum var, o da yazılı hukuka yani yasal mevzuata dahi açıkça uymamak. Bahsettiğim dönemlerde korkunç ihlaller yaşandı, köyler yakılıp boşaltıldı, gözaltında insanlar kaybedildi, faili “gizlenen” cinayetler işlendi; yine insanlar düşüncelerinden dolayı yargılandı, tutuklandı, DEP’lilerin milletvekillikleri düşürüldü ve on yıl tutsak edildiler. Ancak bu dönemde yazılı mevzuatı dahi takmayan, açıkça Anayasa takmayan, tarafı olduğumuz sözleşmelere uymayan bir yargı var karşımızda. Kendinden olmayan, iktidardan olmayan, sırf eleştiri hakkını kullandığı için, sırf Kürtler adına siyaset yaptığı için elimine edilmek istenen siyasetçilere uygulanan hukuk, “hukuk” değildir. Ceza literatüründe buna “düşman hukuku” deniliyor.

“Diyarbakır 9.ACM, birleştirme taleplerine yanıt vermedi”

Leyla Güven’in ceza aldığı dosyanın konuşmalarından ve basın açıklamalarından oluştuğunu söylüyorsunuz. Ne tür konuşma ve açıklamalar böyle bir cezanın gerekçesine dönüştü?

Birincisi, bu dosya kapsamında Sayın Güven’in ilk tutukluluk sürecini hatırlatmak isterim. Güven, Ocak 2018’de Türkiye’nin Afrin’e yönelik başlattığı askeri operasyonla ilgili basın açıklaması yaptığı için tutuklandı. Anayasa ve AİHS tarafından koruma altında olan ifade özgürlüğü hiçe sayıldı. Bir kadın siyasetçi olarak operasyonla ilgili eleştiri hakkını sundu ki zaten bu, siyasetçilerin temel görevidir. Bu sebeple de AİHM içtihatlarına göre siyasi ifade özgürlüğü, daha üstün tutulmaktadır. Bu özgürlük yok sayıldı ve tutuklama gerekçesi yapıldı. Daha sonra aynı yıl iktidarın, Haziran ayında erken seçim kararı alması üzerine Sayın Güven cezaevindeyken birinci sıradan Hakkari Milletvekili adayı gösterildi ve seçilmesi üzerine mahkemeye başvurup tahliyesini talep ettik. Mahkeme de kabul etti ve kendisini yurtdışı yasağı şeklindeki adli kontrol kararıyla tahliye etti. Biz de müvekkilimizi karşılamak üzere cezaevine gidip beklemeye başladık; meğerse o esnada savcılık, mahkemenin tahliye kararına itiraz etmiş ve jet hızıyla bir sonraki mahkeme olan 10. ACM tarafından itiraz kabul edilerek müvekkil hakkında yeniden tutuklama kararı verilmiş. Tabii biz bunları o esnada bilmiyorduk, çünkü cezaevi avlusunda müvekkilimizi almak üzere işlemlerin tamamlanmasını bekliyorduk. Hiçbir şekilde avukatları çağrılmadan cezaevindeki SEGBİS odasından bağlanarak tekrar tutuklama kararı müvekkilin yüzüne okundu. Doğrusunu söylemek gerekirse mahkemelerin tutukluluk devam kararlarına itiraz müessesesi varken; esasında tahliye kararlarına itiraz yolu kapalıydı. Bunun ilk uygulamasını Ocak 2017’de o dönem HDP milletvekili olan İdris Baluken’in dosyasında yaşadık. Sayın Baluken ilk duruşmada tahliye edildi ancak o dönem mevzuatta olmayan bir usulle savcılık itirazıyla başka bir mahkeme tarafından yeniden tutuklandı. Daha sonra bu yöntem KHK ile yasalaştırıldı. Ama bütün bu ihlaller geç de olsa AİHM’de tescilleniyor. Hep birlikte önümüzdeki aylarda açıklanacak olan diğer tutuklu vekillerin AİHM dosyalarında göreceğiz ki tek tek bu hukuksuzlukların hepsi karara dönüşecek. Sonuç olarak 27. dönem milletvekili seçilen Sayın Güven, 25 Ocak 2019 tarihinde tahliye edildiği için seçimin üzerinden geçen 7 aylık sürede seçmenlerini temsil edememiş; yasama faaliyetlerine katılamamış, anayasal siyasi parti faaliyeti hakkını kullanamamıştır. Sayın Güven’in bu dosyada maruz kaldığı hukuksuzluklardan birisi de normalde usul kuralları gereği, zaman ve konu bakımından benzer dosyaların birleştirilmesi hususudur. Batman Asliye Ceza Mahkemesi son bir ayda üç defa birleştirme talep etmesine rağmen, Diyarbakır 9. ACM, yazılara yanıt vermedi ve karar duruşmasında bu sebeple tarafımıza süre de verilmedi. Dolayısıyla esas hakkında savunma yapılmaksızın apar topar siyasi bir karar verildi. Usul ve esas bakımından yaptığımız istinaf gerekçeleri oldukça kapsamlı; ancak istinaf aşamasında bu hukuksuzluklar ne kadar değerlendirilecek; hep birlikte göreceğiz.

Bu ne anlama geliyor? Yani Leyla Güven davasında mükerrer yargılama yapılarak aynı suçtan birden fazla ceza verildiğini mi söylüyorsunuz?

Evet, Leyla Güven “Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama” ilkesine aykırı şekilde yargılandı. Aynı suçtan birden fazla defa cezalandırıldı. Güven şahsında tamamen siyasi saiklerle bir hukuk katliamı yaşanıyor. Son 5 senedir HDP’li, DBP’li siyasetçilere yapılan aslında yargı eliyle bir politik kırımdır.

Yargılama sırasında neredeyse hiçbir talebiniz kabul edilmedi, karar duruşmasında savunma için istediğiniz ek süre talebiniz reddedildi. Siz bir avukat olarak bu yargılama sırasında ne hissettiniz?

Son 6 yıla damgasını vuran ve HDP’li siyasetçilere yönelik pervasızca uygulanan bir hukuk garabeti söz konusu. O kadar açık biçimde, o kadar hoyratça yapılıyor ki bu hukuksuzluklar, muhalif basın dışında zaten hiçbir habere de konu olmuyor. Oysaki Sayın Güven bu süreçte yapmış olduğu barış çağrıları ve Kürt sorununun demokratik çözümü için yaptığı açıklamaları sebebiyle iktidar ve onun basın çevreleri tarafından ağır saldırılara da maruz kaldı. Dolayısıyla zaten iktidar güdümündeki siyaset zemini anti-demokratik ve ayrımcı bir zemin olarak Sayın Güven’i defalarca kez hedef aldı. Bu ağır cezanın verildiği sürece kadar da hedef gösterildi, tehdit edildi, hakaretlere maruz kaldı. Ama kendisi hiçbir zaman inandığı değerleri savunmaktan ve bir Kürt kadın siyasetçi olarak halkını yalnız bırakmadan inandığı siyaseti hayata geçirmeye çalışmaktan vazgeçmedi. Sayın Güven yargılama sürecinin başından beri çıktığı duruşmalarda muhatabının yargı olmadığını; siyaset olduğunu defalarca kez söyledi zaten. Aradan geçen zaman içinde haklılığı da ortaya çıktı. Çünkü ne yargılamalar boyunca yaşadıklarımız, ne de verilen kararın hukukla zerre kadar bir ilgisi olmadığı açık. Savunma hakkımızın bile tanınmadığı, avukatlar olarak savunma yapma zemininin dahi ortadan kaldırıldığı bir süreçten söz ediyoruz.

“AİHM’in Demirtaş kararı sonrası suçlamalar çöktü”

Bundan sonra nasıl bir süreç işleyecek?

Gerekçeli karar bize tebliğ edildi. Kapsamlı itirazlarımızı sunacağız. Ancak tutuklamaya itiraz konusu da ayrı devam ediyor. Umuyor ve diliyorum ki yaşanan onlarca hukuk garabetinden sonra hoyratça kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkının ihlali daha fazla sürdürülmez ve Leyla Güven derhal serbest bırakılır; çünkü zaten AİHM’nin son Demirtaş kararından sonra Güven’e yöneltilen suçlamalar çöktü ve DTK’nın yasal olduğu tartışmasız açığa çıktı.

AİHM’in Demirtaş kararı Leyla Güven’in ve DTK faaliyetleri nedeniyle yargılanan, mahkûm edilen diğer kişilerin davalarını nasıl etkileyecek?

Karar son 6 yılda yaşanan tüm hukuksuzlukların bir özeti niteliğinde. İfade özgürlüğünün ağır ihlali, Kürtler adına siyaset yapanlara yönelik siyasi tutuklamalar, verilen cezalar ve DTK ile ilgili tespitler, kararın bir bölümünü teşkil ediyor. Demokratik Toplum Kongresi’nin tamamen yasal bir yapılanma olduğu açık bir dille belirtilmiş. Çünkü AİHM dosyasına sunulan deliller arasında dönemin TBMM Başkanı Cemil Çiçek tarafından Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları için DTK’ya gönderilen resmi davetiye ve DTK’nın da Anayasa değişikliğini içeren yazılı görüşleri vardı. Aynı delilleri Sayın Güven’in yargılandığı dosyaya da koyduk; tabii demin belirttiğim gerekçelerle, tamamen siyasi bir yargılama olduğu için deliller yok sayıldı ve bu hukuksuz karar verildi. AİHM Büyük Daire kararları kesindir, bağlayıcılığı tartışmasızdır ve bu sebeple de Sayın Güven’in bırakın derhal tahliyesini; derhal beraat etmesi gerekiyor. İstinaf aşamasında ivedilikle verilmesi gereken karar sadece ve sadece, derece mahkemesinin bu kararını ortadan kaldırmak olmalı.

Bu karara rağmen Güven ve bu kapsamda ceza alan diğer kişilerin cezaevinde tutulması ne anlama geliyor?

Sayın Güven’in cezaevinde geçirdiği tek bir dakika bile hürriyeti tahdit durumudur. Bir an önce serbest bırakılması ve beraat etmesi gerekiyor. Kaldı ki biz tahliye taleplerimizde de AİHM kararının ilgili bölümlerini sunduk. 2009 senesinde Kürt belediye başkanlarına ve o dönemdeki DTP’li yöneticilere yönelik başlatılan “KCK davaları” adı altındaki kumpas davalarının failleri belli. Operasyonu başlatan, yargılamayı sürdüren, senelerce binlerce kararda imzası olan yargı mensuplarının bugün nerede olduğu biliniyor. Bugün karşı karşıya kaldığımız tablo, son 6 sene içinde başka biçimlerde ağırlaşarak devam eden bir tablo. Eskiden yargının siyasallaştığını söylerdik; bugün çok daha ağır bir durum var karşımızda. AİHM kararlarını uygulamayan, yargıya sürekli talimat veren, talimat verdiğini gizleme gereği bile duymayan bir iktidar siyaseti ile karşı karşıyayız ve bu durumu en iyi “siyasetin yargısallaşması” tanımı açıklar diye düşünüyorum. Gerçekten de muhalif olan herkesin “örgüt üyesi” ilan edildiği, linç edildiği, hatta iktidar seçmeni olmayan herkesin “suçlu” gösterildiği çok vahim bir durumla karşı karşıyayız. Ancak asla seçeneksiz değiliz; hukuk mücadelemizden asla vazgeçmiyoruz. Biliyoruz ve inanıyoruz ki gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkması gibi bir huyu vardır. Son AİHM kararıyla gerçekler zaten ortaya çıktı. Sadece biraz zaman kazanmaya çalışıyorlar; o kadar.